Kemali Baba

Kemalî Baba 1276 H. (1860) yılında Niğde’nin Altunhisar ilçesine bağlı Ulukışla kasabasında doğmuştur. Asıl adı Mustafa’dır. Babası, Muhtaroğlu soyundan Hasan Efendi, Muhtacî mahlasıyla şiirler yazan bir halk ozanıydı. Annesi Ayşe Hanımdır. (1)
Muhtacî ile Kemalî Babanın şiirlerinden bazıları birbirine karışmış, kime ait olduğu çoğu zaman ayırt edilemez olmuştur.
Kemalî Babanın, küçük yaşta babasını kaybetmesi tüm yaşamının yoksulluk içinde geçmesine ve:

Taze tıfıl iken düştün peşime
Dünyayı başıma dar ettin felek
Demesine neden olmuştur.
Kemalî babanın yaşadığı dönem zaten tüm ülkenin zorluklar içinde yaşadığı bir dönemdir. Nasıl bir dönemde yaşadığını anlamak için toplumun hayatını etkileyen ekonomik ve sosyal olaylara değinmekte yarar vardır.
KEMALÎ BABANIN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
Kemalî Baba, Osmanlı İmparatorluğunun saray yapımı, düğün gibi gerekçelerle Avrupa’dan borç almaya başladığı ve Sultan Abdülmecit’in padişah olduğu yıllarda doğdu. Abdülmecit çağdaş düşüncelere açık, kadınların serbestliğinden yana olan, Tanzimat-ı Hayriye Fermanını yayınlayan, esir ticaretini yasaklayan bir padişahtı. Osmanlı devleti ilk kez onun zamanında “Hasta adam” olarak nitelendi. Yine onun zamanında devletin iç ve dış borçlarının yıllık faizleri milyonlarca altın tutarındaydı. Kendisi içki bağımlısı ve kadın düşkünüydü. 1844’te yapılan nüfus sayımı sonunda vatandaşlara verilen kimlik belgeleri fesin altında saklandığı için
“kafa kâğıdı” adını aldı. Sultan Abdülmecit’in on sekiz oğlu vardı ve bunlardan dördü daha sonra padişah oldu.
“Sultan Aziz Devri” denilen 1861-1876 yılları ise Kemalî Babanın kişiliğinin oluştuğu bir dönemdir. Sultan Aziz’in sarayında dört bin hizmetçisinin ve üç yüzü bulan cariyelerinin olduğu tarih yazanlarca ifade edilmektedir. Abdülaziz askeri bir darbeyle tahttan indirildikten sonra intihar mı etti, yoksa öldürüldü mü orası pek belli değil. Üç ay kadar süren Sultan Murat’ın zamanını saymazsak, Kemalî Babanın yaşamının büyük bölümü II. Abdülhamid döneminde geçmiştir. II. Abdülhamid’in dediğine göre Sultan V. Murad’ın içki bağımlısı olmasında Namık Kemal’in katkısı varmış. Kemalî, 1876 yılında padişah olan II. Abdülhamid’in, Meşrutiyeti ilan ettiğinde 16 yaşında bir delikanlıydı.
Meşrutiyetin ilan ettiği Anayasa ile meşruti sistem kuruluyor, ama devletin monarşik ve teokratik niteliği değişmiyordu. Zaten bu durum da uzun sürmedi. Anayasanın ilanından bir yıl sonra başlayan Osmanlı-Rus savaşının (93 harbi de denilir) yarattığı ortamdan yararlanan padişah, bu anayasayı uygulamaktan vazgeçti. Bu tarihten sonra otuz yıl sürecek olan «istibdat» rejimini kurdu. Abdülhamid, «Osmanlılık» yerine «İslamcılık» politikasını ön plana çıkardı. Bu düşüncenin ideologu Said Halim Paşaya göre İslamlaşmak demek; “İslâm’ın inanç, ahlâk, içtimaiyat ve siyaset sistemini daima zamanın ve muhitin ihtiyacına en uygun bir surette tefsir ve bunlara uymak” idi. Bu nedenle Kuran tüm zamanlar için konulmuş değişmez bir anayasa olmalıydı. Bu düşünceyi yaşama geçiren Abdülhamid, kendinden sonraki İslamcılar tarafından «Ulu Hakan» olarak kabul edildi.
Osmanlı-Rus savaşında Ruslar doğuda Erzurum’a, batıda ise İstanbul‘a kadar geldiler. Savaş sonunda yapılan anlaşma ile Osmanlılar Balkanlardaki tüm topraklarını yitirdi. Bu sıralarda devletin maliyesi gitgide bozuluyordu. Elli yıldır süren Batılılaşma hareketi de durmuştu. İngiltere Kıbrıs’ı aldı. İşte tam bu sırada, 1881 yılında Atatürk doğdu. Aynı yıl Osmanlı devleti iflasını ilan etti. Alacaklı devletler, Osmanlının 252 milyon altın tutarındaki borçlarını tahsil edebilmek için gelir kaynaklarına el koydu. Tütün, tuz, pul, içki ve daha pek çok vergiler yabancılar tarafından toplanmaya başlandı. Bu vergilerin toplanması için görevlendirilen beş binden fazla personelin masrafları da bu kaynaklardan sağlanıyordu. Adına «Düyun-u Umumiye» denilen bu kurumun garantörlüğünde gelen yabancı sermaye özellikle maden ve diğer ham maddeyi sömürmeye başladı. Londra’da İngiliz bankerler tarafından kurulan ve Fransız bankerlerin de katılımıyla güçlenen Osmanlı Bankası, bugünkü Merkez Bankasının görevlerini üstlenmişti, ama sadece adı Osmanlıydı. Almanlar da «Deutsche Bank» yolu ile bu yağmadan paylarını almak istediler. Osmanlı Devleti «Hasta adam»’dı. Yakında ölecekti. Mirasını paylaşmak gerekiyordu. Ancak, Avrupa’nın büyük güçleri, İmparatorluğu nasıl paylaşacakları konusunda anlaşamadıkları için “Sevr Antlaşması”na kadar daha yaşamaya devam etti.
1905 yılında Ulukışla’da bir deprem oldu. Kemalî Baba da bir destanla bu durumu sorumlulara iletti. Ama o günlerde padişahın derdi başkaydı. Padişah kendisine karşı düzenlenen bir suikastla meşguldü. Kemalî’nin yazdığı destan da böylece güme gitti. Padişah, kendisine suikast düzenleyenleri bulmak için ajanlarını daha sıkı çalışmaya yöneltti.
24 temmuz 1908’de, Kemalî Baba 48 yaşında, Atatürk 29 yaşında iken , Anayasa tekrar yürürlüğe kondu. Bu kez gerçek bir devrim başarılmıştı. Yeniden seçimler yapıldı. Ancak gericilerin eylemleri durmak bilmiyordu. Büütn bu karmaşa içinde , 27 Nisan 1909 günü Abdülmecit’in üçüncü oğlu Mehmet Reşat padişah oldu. Asıl adı Reşat olmasına karşın, Fatih Sultan Mehmet’i anımsatması için V. Mehmet adıyla tahta çıkan padişah ilk konuşmasında “Hürriyetin ilk padişahı benim ve bununla iftihar ediyorum.” dedi. 65 yaşında, zayıf iradeli birisiydi. Oturduğu saraya elektrik bağlandı ve kalorifer tesisatı döşendi, ama padişah ne elektriği kullandı, ne de kaloriferi. Çünkü ikisini de sevmiyordu. Bu padişah zamanında girilen I. dünya savaşı sırasında örneğin şeker fiyatı yirmi beş kat arttı. Yolsuzluk öylesine çoğaldı ki, yol yordam tanımaz oldu. Alman hayranlığı bu dönemde başladı. Öyle ki, padişah ve askerler bile Alman kralı Wilhelm gibi bıyık bıraktı. Çanakkale savaşları sürerken padişahın daha güvenlikli yerlere gönderilmesi en önemli
konu oldu. Padişahın oğulları öyle kültürlüydü ki, Batı Trakya’daki Meriç nehrinin, Doğu Anadolu’daki Fırat nehrine karıştığını biliyorlardı(!)
Osmanlı İmparatorluğu, üretim aracı olan toprağın mülkiyeti üzerine kurulu bir toprak ağalığı yönetimiydi ve bu statü din ile de destekleniyordu. Endüstri devrimiyle birlikte bu durumun tasfiye edilmesi gerekiyordu. Öyle de oldu. Birinci Dünya Savaşı sonunda tarım-din temeline dayalı imparatorluklar yıkıldı. Bunun yerine ulus devletler, ırkçı diktatörlükler, ve sınıf diktatörlükleri kuruldu. Irkçı diktatörlükler İkinci Dünya Savaşı sonunda, sınıf diktatörlüğü de soğuk savaş sonunda yok oldu.
V. Mehmet Reşat’ın ölümünden sonra kardeşi VI. Mehmet Vahdettin 1918’de tahta çıktı. I. dünya savaşı bitmiş, ancak Osmanlı Devletini de bitirmişti. Çünkü devletin siyasi, askeri ve parasal gücü kalmamıştı. Devlet, memurun maaşını ödemek için torba, balta, kazma, kösele, nal demiri ve benzeri şeyleri satıyordu. (2) 3 Temmuz 1918 ‘de tahta çıkan Vahdettin, Mondros Ateşkesini imzaladı. Bundan sonra da ülkemiz, galip devletler tarafından işgal edilmeye başlandı. 13 Kasım 1918 günü İtilaf devletlerinin 55 parçadan oluşan donanması İstanbul’da karaya asker çıkardı. Böylece, dört yıl sürecek acı günler başlamış oldu.
Vahdettin, bütün bu gelişmeler karşısında suskun kaldı. 8 Şubat 1919 günü Fransız bir general zafer alaylarıyla, beyaz bir ata binmiş olarak Beyoğlu’ndan Fransız elçiliğine gitti. Daha sonra olanlar ise tam bir teslimiyet görüntüsü verdi. Örneğin saray, İngiliz, Fransız ve İtalyan yüksek komiserlerinin isteklerini yerine getirerek durumu idare etmeye çalıştı. İstanbul’da; asker ve görevlilerden başka Türk bulunmadığı savıyla uluslararası bir yönetim öngörüldü. 22 temmuz 1920’de Sevr Antlaşması imzalandı. Bu sırada Yunanlıların işgal ettiği bölgelerden 150 bin kadar insan yerini yurdunu terk edip göçmen oldu. Anadolu halkı açlık, verem ve koleradan kırılıyordu.
17 Kasım 1922 günü bir gemiyle yurttan kaçan Vahdettin, önce Malta’ya, oradan da Mekke’ye geçti. Buradan yayınladığı bir beyannamede, Kemalistlerin İstanbul’u Ruslara teslim edeceklerini duyurdu. Bu beyanname önemsenmedi.
Köylümüzün en iyi tanıdığı Atatürk için şunları yazmakla yetineceğim: Yurdu kurtardıktan sonra Atatürk, “Bundan sonra padişah benim, siz de benim kullarımsınız.” deseydi, kimse itiraz edemezdi. Ya da Rusya’da kurulan rejime bakıp “ Ben devlet başkanı, siz de yoldaşlarsınız.” deseydi, yine itiraz eden olmazdı. Ya da Hitler gibi “Ben Führer, siz de halksınız.” da diyebilirdi. Oysa o, Türkiye Cumhuriyetini kurdu. Onun devrimlerini en iyi bir şekilde kavramış olduğuna inandığım Ulukışlalılara bu kadarını söylemenin bile yeterli olduğunu sanıyorum.
Bu durumda Kemalî Baba, altı padişah ve bir de cumhurbaşkanı dönemi yaşamış oluyor.
ERENLER ELİNDEN MEY İÇMESİ
Küçük yaşta babasını kaybedince Mustafa, kardeşleri Mahmut, Ahmet ve Nasuh’la birlikte çiftçilik yaparak geçimini sağlamaya başlamıştır. Kardeşlerinin en küçüğü olarak onun görevi hayvanları gütmektir. Bir gün yine hayvan otlatırken kuru bir sel yatağında uyur. Düşünde pirlerin yanına geldiğini görür. Önce biraz korkarsa da, pirlerin hoş tavırlarına çabucak alışır. Ak sakallı pirler, Mustafa’yı da aralarına alarak bir süre zikrederler. Bu sırada Mustafa çok susadığını duyumsar. Pirlerden biri, elindeki dolu bir badeyi tam içirecekken ağabeyinin seslenmesi ile uyanıverir. Bu arada birkaç damla dilini ıslatmış, bir kısmı da çenesinden aşağı doğru dökülmüştür. Ağzındaki tadı ve çenesindeki ıslaklığı uyandıktan sonra da duyumsayınca, durumu ağabeyine anlatmaya başlar. Ağabeyi hemen sözünü kesip bunu kimseye anlatmamasını söylerse de, olan olmuştur. Oysa âşık geleneğine uygun olarak sırrını gizli tutması gerekiyordu. Bu nedenle uzun bir süre dili çözülmemiş, ancak yetişkin bir insan olduktan sonra şiirlerini söylemeye başlamıştır. (3)
Şiir söyleyeceği zaman sakalını ağzına aldığı söylenir.
Erenler elinden dolu badeyi içmesiyle ilgili bir başka söylenti de şöyle anlatılır:
Kemalî Babanın ilerde anlatacağımız beş yıl kadar süren tarikat yıllarının sonunda bir gün evinde yattığı sırada dışardan birisinin kendisini adıyla çağırdığını duyar. Gecenin karanlığında dışarı çıkıp sese doğru yaklaşınca çağıranların üç pir olduklarını görür. Hoş beşten sonra pirler, Mustafa’yı da aralarına alarak konuşmaya başlarlar. Birincisi, “Göçürelim.”, ikincisi, “İçirelim.”, üçüncüsü de “İçirmeyelim.” der. “İçirmeyelim.” diyen pir, Mustafa’nın yine başkalarına anlatacağını ileri sürer. Pirler bir süre tartıştıktan sonra birisi ceketinin cebinden çıkardığı bir şişeyi Mustafa’nın ağzına tutar. Mustafa daha bir iki yudum içer içmez “İçirmeyelim.” diyen pir dirseğiyle müsüverir. Mustafa, başına gelenleri bu kez kimseye söylemez, dili çözülür ve şiirlerini söylemeye başlar.(4) Bunu bir şiirinde şöyle dile getirir:
Aslımı sorarsan aslım teşne dil
Bize dosttan doldu mey Hacı Mahmut
Bir başka şiirinde:
Erenler elinden sundular meyi
Kaldı damağımda tadı pekeyi
demektedir.
Kemalî Babayla ilgili bir söylentiyi de Eczacı Emin Atlı, Yahya Atlı’dan naklen şöyle anlatmıştır:
“Yahya Atlı, rüyasında büyük bir köşkün önünde durmakta, içeriye girmeye çalışmaktadır. Ancak, bir türlü muvaffak olamamaktadır. Birden, köşkün içindeki Kemalî Babayla göz göze gelirler. Kemalî Babanın:
«Bırakın gelsin, o da bizdendir.» demesi üzerine Yahya Atlı’yı da köşke alırlar. Ertesi gün Yahya Atlı gördüğü düşün etkisiyle kafası karışmış köy meydanında gezinirken, Kemalî Baba gülümseyerek yanına yaklaşır ve «Gördün mü Hoca, ben olmasaydım sen dışarıda kalacaktın.» ” der.
Mustafa yirmi yaşlarında iken, kendisi gibi yetim olan Zeliha adında bir kızla evlenir. Öteki kardeşlerinden ayrılıp çiftçilik yapmaya ve geçimini sağlamaya devam eder. Karısının ve kendisinin öksüz olması nedeniyle o zamanın yasaları uyarınca askere alınmaz. Bu evlilikten Hamdi ve Fettah adında iki oğlu ile Mavişe adında bir kızı dünyaya gelir. Bunlardan Fettah, Ramazan aylarında davulculuk yapar ve çoğunlukla babasının şiirleri, bazen da irticalen söylediği manilerle kasabalıları sahura uyandırırdı.
Mustafa, bu ilk hanımının vefatı üzerine, Zeynep adında bir kızla evlenir. Zeynep’ten de Ayşe , Zarife, Mahmut, Nasuh ve Mesut olmak üzere iki kızı ile üç oğlu dünyaya gelir. Bunlardan Nasuh, Mahmut, Mesut, Hamdi ve Zarife adındaki çocukları yetişmiş, evlenmiş ve çoluk çocuğa karışmışlardır. O kökten gelenler günümüzde Gümüşdağ soyadını taşımaktadırlar.
KEMALÎ BABANIN TARİKATA GİRMESİ
35 yaşına kadar Ulukışla köyünde yaşadıktan sonra Bor’a gidip Şeyh Kuddusî’nin (1770-1848)(5) oğullarından biri olan ve yerine geçen Şeyh Hacı Abdurrahman Efendinin (ölm. 1900), ya da Şeyh Ali Efendinin (ölm.1938) tekkesine devam etmeye başlar. Burada geçen beş yıllık süre içinde ahlak olgunluğuna erişip kendini aşar ve « yaratandan dolayı yaratılmışı seven » bir insan olur. Hadiste ifade edilen «büyük savaş»ı kazanmaya çalışır. Ancak; bir köşeye çekilmiş, dünya ile ilgisini kesmiş, hayattan kopmuş bir Kemalî Babadan söz etmek doğru olmaz. Zaten şeyhi olan Kuddusî Hazretleri de daha önce mensup olduğu ve kökü Hazreti Ebubekir’e dayanan Nakşî tarikatını, « Yâ Rab, Şeyh Muhammet Bahaüddin kulun bir suçumuz olsa bize küser. Şeyh Abdülkadir kulun küsmez. Hezar günah işleseler muhabbetten geçmez.» (5) diyerek terk etmiş ve Abdülkadir Geylani’nin
(1079–1166) kurduğu Kaadirî tarikatını seçmiştir. Bu tarikatın ilk halkası Hz. Ali’ye dayanmakta ve « nefsin ıslahı»nı temel almaktadır.
“Kaadiriliği Türkiye’de Eşrefzade’den sonra yayan İsmail-i Rumî’dir. Kaadirilik, bilhassa Rumeli’de Alevî bir neş’eye bürünmüştür. Kaadirilerde de, Rıfaîler kadar olmamakla beraber, şiş saplamak, kızgın fırına girmek, ateşle oynamak gibi «burhan göstermek» denen acaip şeyler vardır.” (6)
Kemalî adıyla birlikte söylenen “Baba” , onun tarikatla olan ilgisi ve halkın sevgisi nedeniyledir.
Kemalî Babanın, “ Kemalî “ mahlasını almasının öyküsü de şöyle anlatılır:
Kendisi de tanınmış bir ozan olan Altunhisarlı Tahirî, (1812–1882) Mustafa’nın şiir söylediğini duyup, ozan Hafız’la birlikte yanına çağırır. Niyeti, ikisini sınava çekip kimin daha olgun olduğunu anlamaktır. Onlara bir kutu göstererek içinde ne olduğunu sorar. Hafız, kutuyu şöyle bir evirip çevirdikten sonra misk ü anber olduğunu söyleyerek geri verir. Mustafa ise soruyu şu dörtlükle yanıtlar:
Misk ü anber kokusunu hırkadan yoklamazam
Yaban dağda biten laleyi versen istemem
Ben cemal âşığıyım, başka şeye bakmazam
Der Kemalî cennet-i âlâyı versen istemem (7)
Bunun üzerine Tahir Efendi, Mustafa’nın cemal âşığı ve tanrıdan başka şeyi görmeyen bir insan olduğunu anlayıp sırtını sıvazlar ve «Sen artık kemâle ermişsin, bundan sonra adın Kemalî olsun.» der.
Kemalî Baba Bor’da kaldığı süre içinde Arap harfleriyle okumayı öğrenmişse de yazmayı öğrenmemiştir. Bu konuda yazanların tümü Kemalî Babanın okuma yazma bilmediğini ileri sürmüşlerdir. R.A.Sevengil ise, okuma yazma öğrenmiş olduğunu söylemektedir.(8) Şiirlerindeki derinlik, onun; hadis, Kuran ve tefsir okuduğunu göstermektedir. Yazmayı
öğrenmemiş olması olasıdır. Çünkü şiirlerini, köyde okuma yazma bilen kişilere, özellikle de Mizmiz Şükrü’ye (Yeşilbağ) yazdırdığı bilinmektedir.
Böylece cönkler doğmuş, ilahileri dillerde dolaşır olmuştur.
Fakat zamanla bunların çoğu unutulur. 1960’lı yıllarda köy halkından Raşit Arıkan, ve Yılmaz Öztorun gibi halk söz sanatına ilgi duyan kişiler tarafından okul defterlerine yazılarak saklanmaya çalışılır. Raşit Arıkan, derlediği şiirleri Mecalsız Fakı, Yakacıklı Osman, Apiğin Osman ve Kemalî Babanın oğlu Fettah’tan aldığını ifade etmiştir. Bugün elimizde bulunan şiirlerin ana kaynağı bunlardır.
Görüldüğü gibi Kemalî Babanın şiirlerindeki duraklarda kelime bölüntüleri özellikle lâdini şiirlerinde yoktur, denilebilir. Şiirlerinin çoğunu 6+5 ölçüsünde yazmıştır. Dinî şiirlerinde ise söyleyeceklerini öne çıkarırken bazen Tur Dağı’nda Musa, bazen gökyüzünde İsa, bazen de Kerbela’da Hüseyin olduğu ve bu şiirleri büyük bir coşkuyla yazdığı için şekle önem vermediği görülüyor. Dinî şiirlerinde iki Kemalî görüyoruz. Biri Sünnî, diğeri ise Batınî. Birincisinde Tanrı korkusu ağır basıyor, diğerinde Tanrı sevgisi. Bir yanıyla softa, bir yanıyla derviştir. Örneğin:
Aşkınla ağladım gözümde dem var
Malım yok mülküm yok ya benim nem var
Hallet müşkülümü bunda şüphem var
Mümkünü olmayan dertten bana ne
derken kuşkulu ve şüphecidir. Öte yandan bir başka şiirinde:
N’oldum ki n’oldum, aşkın elinden
Sararıp soldum, aşkın elinden
diyecek kadar kendinden geçmiştir.
Tarikata girmeden önce yazdığını sandığım şiirlerinde depremi, dağları, güzelleri, kuşları ve benzerlerini arı duru bir dille anlatırken, tarikatın etkisiyle dili ağdalı bir hâl almış, dinî simgeler, Arapça ve Farsça tamlamalarla anlaşılması zorlaşmıştır.
İlk şiirlerinde :
Şu dünyayı terk eylemek işimiz
Yanar gider öz kıvranı kıvranı
Urum köyü fena olur kışımız
Tipi çıkar toz kıvranı kıvranı
derken, tarikata girdikten sonra:
Ol Habibin nurunu halk etti Allah iptida
Bir yeşil kandil içine koydu ol şah iptida
Durdu anda nice yıllar attı eyvah iptida
Âlemi kıldı münevver şems ile mah iptida
demeye başlamıştır.
Bazen içinde yaşadığı toplumun anlayışsızlığından yakınmış;
Gaçan bir gün merak etsem
“Derdin nedir ulan?” derler
Kusurum bir saman çöpü
“O da amma kılan!” derler
gibi şiirler de yazmıştır.
Halk şairlerimiz genellikle ya lâdinî, ya da dinî şiirler yazmışlardır. Kemalî Baba her iki türde de şiir yazmakla diğerlerinden ayrılmaktadır. Dinî şiirleri tipik Tekke Edebiyatı türündendir. Bunlardan bazıları çok yetkin, sağlam kurgulu, ölçülü ve anlamlıdır. Dindışı şiirlerinde Karacaoğlan (1606-1679)’ın, dinî şiirlerinde ise Yunus Emre (1240?–1320)’nin etkisi görülür. Örneğin Yunus Emre’nin:

Hem bâtınem, hem zahirem
Hem evvelem, hem âhirem (9)
sözleri, Kemalî Babada:
Hemin evvel, hemin âhir
Hemin bâtın, hemin zahir
Yunus:
Bile rızkını, nahnü kasemna pinhan
Kemalî:
Nahnü kasemnada nasibim dardır
Yunus:
Ölmezden öndün öleyim, dünya baki kalmaz bana
Kemali:
Ölmeden ön ölelim
Gelin ihvanlar gelin
Yunus:
Hak yarattı âlemi, aşkına Muhammed’in
Kemalî:
İlkin halk eyledi Allah, canını Muhammed’in
şeklinde ifade edilmiştir. Böylesi benzerlikler olsa da Kemalî Babanın şiirleri kendine has özellikleri olan şiirlerdir.
Yaşadığı olayları anlatmaktaki ustalığı dikkat çekicidir. Bor’da geceleyecek yer bulamadığına, değirmencilerle olan sorunlarına, deprem ve başka konulara ilişkin destan ve koşmaları çok güzeldir. Muamma düzenlemekteki ustalığı da ilgi çekicidir.
Çileli ve yoksulluk içinde geçen bir yaşam sürdüren Kemalî Baba, 1926 yılına gelindiğinde;
Kırgın hey ağalar kollarım kırgın
Dermanı olmayan dert beni sargın
Bu yıl nasılısa ortalık durgun
Çoktan esmez oldu ihtişam yeli
dörtlüğünde belirttiği ruh haleti içine girmiş, aynı yıl vefat etmiştir. Ancak, geride yüzü aşkın şiir bırakmış, sesi dağa taşa, yaylaya ovaya sinmiştir. Mezarı Ulukışla Kasabasındadır.
KEMALÎ BABA HAKKINDA NELER DENDİ
Kemalî Babanın şiirlerinden, daha önce Refik Ahmet Sevengil (1903 Bingazi-1970 Ankara) “ Çağımızın Halk Şairleri” (10) adlı kitabında söz eder. Bu kitapta bulunan dört şiirin bazıları bizdekilere göre eksik ve değişiktir. Örneğin “Çökelek” şiiri dört kıta olarak, Hasan Dağı şiiri beş kıta olarak
verilmiştir. Böyle de olsa Sevengil, Kemalî Babanın şiirlerini çok sevmiştir. Sözü kendisine bırakalım:
“Kemalînin doğduğu büyüdüğü köy Hasan Dağının eteklerindedir. Şairimiz bize tabiat güzelliğini, Anadolu’muzun güzelliğini şu mısralarla anlatıyor.
(Hasan Dağı şiirinin beş kıtası, bazı sözleri değişik olarak yazıldıktan sonra) Hasan Dağı koşmasını okumaya doyamıyorum. – Kaldır dumanını gelip geçeyim- mısraı, başını duman bürümüş dağların ululuğunu, yüceliğini gözlerimin önünde canlandırıyor. –Açılmış menevşen , kokar güllerin / Değmen, kıvamında mor sümbüllerin beyti içinde bütün bir bahar var; uyanmış ve on kere daha güzelleşmiş olan tabiat, bu iki mısraın içinde taptaze dile gelmiştir. Hele sevgilisi Hasan Dağının yücelerine çıkarsa dağın onu koltuğunda gizlemesi, koynunda saklaması dileği pek tatlı… Görüyorsunuz ki Kemalî iyi şairdir sevgili dinleyiciler.
Kırk yaşına kadar tabiatın koynunda dipdiri, tabiatla kucak kucağa yaşayan şair, kırkından sonra o çağ halk şairlerinin çoğunun yaptığı gibi tarikata girmiş. Radyo konuşmalarımda zaman zaman açıklamışımdır; yirminci yüzyılın Cumhuriyet Türkiye’sinde artık tarikatların tekkelerin filan yeri kalmamıştır, bunlar geçmiş zamanlarda çeşitli inanışlar içinde o günlerin belki de bir ihtiyacı idi; günümüzde ayrımız gayrımız olmadan tek görüşte, ileri memleketleri kalkındıran ilmin ışığı altında ulusumuzu ve ülkemizi yüceltmeğe çalışmalıyız. Konuşmalarımızda ara sıra tekkeden tarikattan söz edişimiz eski çağlardaki halk şairlerinin yaşayış, düşünüş, görüş özelliklerini belirtmek içindir. Borlu Kemalî o sırada tanıştığı bir Kadirî şeyhinin etkisi altında İslâm Felsefesi ve tasavvuf duyguları ile ilgili bilgiler edinmiş; tatlı bir inanış ve heyecanla doludur.
“Çeğmelin çengelini boynuma taktı bu aşk” sözleriyle başlayan şiiri de şöyle açıklamıştır:
“Şairin anlatmak istediği nasıl bir aşktır? Okuduğumuz şiiri bugünkü dilimize ve düz yazıya çevirelim: Bu aşk çekmeli çengelini boynuma taktı,
düşmanların buna engel olmasını boş bıraktı. Bu aşk benim adımı sanımı sildi, evimi yurdumu yıktı; pervane – küçük kelebek ışığın çevresinde uçuşurken nasıl ateşe düşüp yanarsa bu aşk da beni öylece yaktı. Veş eki Farsçada gibi anlamındadır, pervaneveş pervane gibi… Cur’a damla, cam kadeh anlamında, Cur’a-ı câm-ı ezel sözünü bilerek bilmeyerek kısaltıp kullanmış, kâinatın kuruluşu sırasında Tanrı sevgisiyle kendinden geçmiş ruhların içtikleri aşk kadehindeki damla anlamında kullanılıyor. Arapçada mâsivâ Tanrıdan başkaları demek. Mâsivâdan kurtulup sözü ile şair Tanrıdan başkasını düşünmekten kurtuldum diyor. Ruz-i elest deyimini de açıklamak gerekir. Ruz Farsça’da gün demek. Ruz’i elest deyimi elest günü anlamına geliyor. Kâinatın yaratılışı sırasında Tanrı ruhlara Elestü birabbiküm = Ben sizin Tanrınızım diye seslenmiş, ruhlar hep bir ağızdan Belî = Evet diye cevap vermişler. Şair elest gününde deyimiyle bu olayı dile getiriyor. Şimdi Kemalî’nin mısralarını nesre ve günümüzün diline çevirmeğe devam edelim.
Varlığın kuruluşu sırasındaki ruhlar toplantısında sunulan Tanrısal aşk kadehinden içerek Tanrıdan başka her şeyi unuttum, bu aşk varlığımı yok etti, odalara yaktı. Tanrıdan başka ne varsa onların hepsinden kurtuldum. Bu aşk beni elest gününe dek götürdü, kapımı çaldı, beni uyardı. Bu aşkın havasında gül kokusu var, bu aşkın bana verdiği coşkunluk içinde yanıp yakılmam, feryat etmem bülbül sesine benziyor. Aşk beni bu hale koydu da yabancı gibi karşıma geçip beni uzaktan seyretti.”…
Merhum Asım Bezirci (1927 Erzincan-2.7.1993 Sivas) de “Dünden Bugüne Türk Şiiri” (11) adlı eserine yalnızca “Hasan Dağı” koşmasını, beş kıta olarak almıştır. Ayrıca, Kemalî Babanın olduğunu bildiğimiz “Dedim dilber niçin eylersin cefa” sözleriyle başlayan şiirini de Kastamonulu Kemalî’nin olarak göstermiştir. Kaynak gösterilmediği için doğrulama olanağı bulunamamıştır.
Tevfik Özkubat ve Nail Tan’ın birlikte hazırladığı “Borlu Kemalî Baba”(12) adıyla yayımlanan bir kitapta da bazıları eksik ve bazı sözleri değişik 31 şiir yer almıştır. Bir şiirindeki “Derin dolu dert kazandın dışada” dizesi; derin ile dolu sözcükleri arasına virgül konulmak suretiyle anlam kayması yapılmıştır. Oysa “derisi dolu dert kazanmak”, köyümüzde sık kullanılan bir deyimdir.
İsmail Özmen “Dünden Bugüne Niğdeli Şair ve Yazarlar” (13) adıyla yayınladığı kitabında Kemalî Babaya on altı sayfalık yer ayırmıştır. Kendi araştırmalarının dışında, R. A. Sevengil; Nail tan – Tevfik Özkubat; Vahap Okay ve Yeşil Bor Gazetesini de kaynak olarak göstermiştir. Yeşil Bor Gazetesinin 1949 ve 1950 yıllarında yayımladığı Muhtacî’nin üç şiiri de bu kitapta bulunmaktadır. Bu kaynaklarda “ Lezzetin bulmadım dünya faninin” satırı, “Lezzetin bulmadım dünya fenninin” olarak yazılmıştır.
Muhtacî’nin bu üç şiiriyle bir başka şiirini de kitabın sonuna eklemeyi uygun gördüm.
Kendisi de bir âşık olan ve saz çalan Ali Ercan’ın; Kemalî’nin “ Anamın rahmine düştüğüm zaman” sözleriyle başlayan şiirini ilahi tarzında besteleyip bir kasetinde okuduğunu biliyoruz.
Yukarda sözü geçen tüm kaynaklar, Kemalî’nin saz çaldığını, şiirlerini sazı eşliğinde söylediğini belirtmişlerdir. Oysa Kemalî Baba saz çalmamıştır. Köyde yaptığım soruşturmalarda onun, saz çalmadığı, zikir sırasında tef ve kudüm çaldığı ifade edilmiştir. İlahi tarzındaki şiirlerini, tef ya da kudüm eşliğinde söylemiş olması akla yakındır.
Şiirleri derlemeye başladığımda amacım, yazıldığı ve köyde bugün de kullanılan dile bağlı kalmaktı. Bu nedenle köy dışında doğup büyüyen okuyucunun zorluk çekmesi olasıdır.
Vahap Okay, “ Ulukışla Köyü halkı canlı ve hareketlidir. Diğer köylere göre kendine özgü bir anlayış ve yaşam içindedir. Ulukışla halkı soyadı almalarında bile, orijinal karakter göstermektedir.” (14) dedikten sonra örnek olarak bir soyadı listesi eklemiştir. Ben burada, köyümüzde bugüne kadar kullanılmış olan tüm soyadlarını, soylarına bağlayarak vermek

Leave a Reply