OYUNLARIMIZ

OYUNLARIMIZ

Sonbahar yaprakları nar kırmızısına dönüştüğü zaman köyde yıllık işler bitmiş olurdu. Böyle günlerde köy gençleri akşam yemeğinden sonra meydanda toplanır çeşitli oyunlar oynardı. Bunlardan birisi de askerlik oyunuydu. Askerliğini yapmış birisi, ( Ören’de bu işi genellikle Bolluoğlu’nun Mustafa yaptırırdı ) henüz askerliğini yapmamış olanları sıraya dizer, komut vererek onları yürütür, uygun adım yürümelerini sağlardı. Çoğu zaman bu kafileye askerliğini yapmış, ama o güzel günlere doyamamış olanlar da katılırdı. Ondan sonra da askerlik anıları anlatılırdı. Bu anıları anlatanların bölük komutanları hep birbirinden üstün olurlardı. Bundan başka velvele, kemik atmaca, çotulum eşek ve benzeri oyunlar oynanırdı.

Köy, kasaba statüsüne geçtikten bir süre sonra bu geleneklerden bazıları terk edildi. Bu arada, kadınlar tarafından kullanılan fes de yasaklandı.

Kadınlar kendi aralarında şöyle selamlaşırdı: “Bu zamanı şeriflerimiz hayrolsun.”  Selamı alan da şöyle yanıtlardı: “Akıbetimiz hayrolsun.”

CENAZE TÖRENLERİ

Köyümüzdeki cenaze törenlerinin de kendine has bir özelliği vardı. Cenaze defnedildikten sonra, cenaze törenine katılmış olan halka parçılarla  (maşrapa) şeker şerbeti dağıtılırdı. Belki de bununla, ölüm acısıyla yanan yüreklere bir parça serinlik verilmek istenirdi.

Cenaze törenlerine tüm köylüler katılırdı. Köyümüzde yedek subay öğretmenlik yapan İstanbullu birisi: “Düğünümde ve cenazemde bu köyde olmak isterdim.” Demişti. Şimdilerde düğünlere katılanlar olsa bile cenaze törenlerine katılımın eskisi gibi olmadığı gözlemlenebiliyor.

Köyümüzde intihar olayları da yaşandı. İntihar edenler genellikle gelinler ve kızlardı. Ancak intiharların gerçek nedeni hiçbir zaman belirlenemedi. Belirlendiyse bile ortaya söylenmedi. Bunda, “ölünün arkasından kötü konuşulmaz” genel kuralı geçerli oldu sanırım.

Köyde cinayetler de işlendi. Ancak çevre köylere göre, cinayet sayısı sözü edilmeye değmeyecek denli az oldu. Bazen iki kişi arasında çıkan bir kavga, birkaç gün sonra meydan kavgasına dönüştü.

1940′lı yıllarda verem hastalığı yaygınlaştı. Daha bıyığı yeni terlemiş gençler kan tükürerek öldü.

Sadece güçlü ve arkalıların sözünün geçtiği devirler de yaşandı. Örneğin aynı kökten gelen bir sülale topluca gidip arkası olmayan birisinin tarlasına çift koştu. Tarlasının başına gelen sahibini de döverek uzaklaştırdılar. Ancak böyle sahiplenilmiş tarla olmadı. Sonra bir şekilde gerçek sahibine geri verildi.

Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi sofrası fakir, gönlü zengin insanların yaşadığı köyümüzde, insanın köpekten aşağı görüldüğü zamanlar da yaşandı: Örneğin çift mevsiminde bir ağanın öküzü ottan zehirlenerek ölmüş. Öküzün eti yenirse zararlı olup olmayacağı tartışılırken birisi etin bir parçasının köpeklere verilmesini, böylece denenmesini önerir. Mal sahibi ağa: “Köpeklere yazık değil mi, çırak Haydar’a verin, o ölmezse biz de yeriz.” der. Haydar, ağanın yanında çalışan birisidir. Bu olaydan sonra köyde birisini öne sürerek bir şey denemek isteyenlere “Beni Haydar mı edeceksiniz?” diye bir deyim doğdu.

ÖZEL  GÜNLER

Geleneklerimiz arasında bir de “siftah gecesi” vardı.  Şimdilerde devam edip etmediğini bilmiyorum. Üç ayların başladığı ilk Cuma akşamı çocuklar küme küme olur, boyunlarına taktıkları bir torbayla buğday, üzüm, yağ kavurga ve benzeri şeyler toplarlardı. Bir kapıya varılır, “Seftaha buyurun!” denirdi. Ev sahibi yeterince bir şeyler vermişse, ” berekaaaot versiiin! Seftahınız seftah olsun, ambarınız buğday dolsun! ” diye hep bir ağızdan bağırılırdı. Eğer hoşa gitmeyen bir şeyler verilmiş ya da hiçbir şey verilmemişse, “Ambarına kara yılanlaaaar dolsun!” diye bağırılırdı. Doğaldır ki, böyle bir bedduayı kimse almak istemezdi. Kendi ekonomik durumuna göre, kapısına gelen çocukları hoşnut etmeye çalışırdı.

Bayramlar, ah o bayramlar. Bayram hazırlığı her şeyden önce temizlikle başlardı. En geç arife gününe kadar çamaşırlar yıkanır, köyümüzde bolca bulunan çakıl taşları üzerine serilerek kurutulurdu. Arife günü çimenlerin  arpa boyu daha büyüyeceğine inanılırdı. Bayram sabahı erkenden kalkılır, bayram namazına gidilirdi. Böyle kalabalık yerlerde nedense biz çocukların gülesimiz gelirdi, ama Bayram Namazı gibi kutsal bir ayinin ciddiyetine yakışmayacağını düşünür ve gülemezdik. Namazdan sonra cemaat kapıdan çıkarken ilk çıkan kapının önüne durur, ikinci çıkan kişiyle bayramlaşır, o da onun yanına dururdu. Bayramlaşma “Allahümme sallü alâ seyyidina Muhammet” sözleriyle ve iki el birden sıkılarak yarı kucaklaşmış halde yapılırdı. Böylece zincirleme olarak herkes bayramlaşmış olurdu.  Güneş bir kavak boyu yükseldikten sonra da, evlerde o gün için hazırlanmış en güzel yemekler sinilere konur, yeteri kadar ekmekle birlikte köy meydanına götürülürdü. Herkesin geldiği görüldükten sonra küme küme oturulur, yemek yenirdi. Yemekten sonra dua okunur ve çocuklar için gerçek bayram o saatten sonra başlardı. Mevsimine göre ceplerimizde kavurga, armut kakı, alıç ya da büyüklerimizin verdiği parayla almış olduğumuz leblebi bulunurdu. Bunlar da yine ortaklaşa yenirdi. Böylece herkes her şeyden tatmış olurdu. Kızlar köyün kıyıcığında bir yere yumurta pişirmeye gider, erkekler de davetsiz misafirleri olurdu. Yaramaz çocuklar yumurta tavasına toprak atar ve kızların o güzel gününü berbat ederdi.

1940′lı yıllar, cehaletin kol gezdiği yıllardı. Bir gece ay tutuldu. İnsanlar boş tenekeleri sopalarla dövmeye, tüfek atmaya, bağırıp çağırarak “şeytanı kovmaya”  başladı. Çünkü hocalar böyle buyuruyordu.

Hastalanan insanlar hocalara okutulurdu. Üfürükten şifa umulurdu. Hastalıklar çoğunlukla ve nedense “cin çarpması”  diye tanımlanırdı.

YÖRE  İSİMLERİ

Köyümüzün belli yörelerine verilen isimlerin kimler tarafından verildiğini bilemiyoruz. Örneğin Ayı Çukuru denilen yerde ayıların bulunmuş olması gerekir. Yine bunun gibi, Andıklık denilen yerde sırtlanların yaşamış olması akla yakındır. Kunduz Ağılında kunduzlar mı vardı? Avören, Maraş ( ki Hititçe bir kelimedir ), Salar, Saraylı, Kurbancık adlarını kimler vermiştir? Günümüzde ayıları, kunduzları ve sırtlanları göremiyoruz. Keza bir zamanlar Köy Tepesinde yuvalanmış olan kartalı da göremediğimiz gibi. Yaban hayatın yok edilmiş olması acınacak bir durumdur. Günümüzde bu katliam kaplumbağalara yönelmiş görünüyor.

1970′in sonlarına yaklaşırken, ülkenin her yerinde olduğu gibi kasabamızda da sağ-sol ayrışması yaşandı. Daha çok gençler arasında yaşanan bu gerginlik yıllarca sürdü ve kardeşi kardeşe düşman etti. Kasabada yaşanan bu düşmanlık ideolojik olmaktan daha çok, yerel çekişmelere böyle bir kılıf uydurularak yapıldı. Bir üniversite öğrencisi, Adana’da faşistler tarafından katledildi. Köyde faşizmi telin mitingleri düzenlendi. Kasaba gençlerinin, yurdun dört bir bucağına dağılıp ekmek peşine düşmelerine biraz da bu olaylar neden oldu. Bir zamanlar çocuk sesleriyle çınlayan sokaklar boşaldı. Geriye terkedilmiş bir köy manzarası bıraktı. Şimdilerde sokakta bir çocuk oynuyorsa “kalabalık”, iki çocuk oynuyorsa, “dolup taşıyor” denmeye başlandı. Olayların içinde yaşamış olan sağcı ya da solcular şimdilerde pişmanlıklarını dile getiriyor.

Bahar gelip de dağların yemyeşil olduğu bir sırada yaylaya göçmek başlı başına bir zevkti. Mayıs ayının sonlarına doğru, her tarafı çiçeklerden oluşan öyle bir renk cümbüşü kaplar ki, küçük bir doğa parçasının resmini yapmak için bile tüm boyaları kullanmak gerekebilir. Sonra bu çiçeklerin tümü kanatlanıp uçmaya başlar. O anda siz de kanatlanıp uçmaya, kelebekler gibi çiçekten çiçeğe konmaya başlarsınız.

Bunca övdüğüm yaylada, altınıza gölgesini serecek bir ağaç bile yoktur. Bu, üzüntü verici bir durumdur.

Bir tek yatağın sığabildiği taştan örme evlere taşınılır, kapısı olmayan bu evlerin önüne, kapı yerine, dağdan kesilip getirilmiş bir çalı çekilirdi. O da, geceleri hayvan falan girmesin diye yapılırdı. Mevsimin kurak ya da yağışlı oluşuna göre yaylada kalış bazen bir ay, bazen daha kısa olurdu. Şimdilerde bu geleneğin devam edemeyip, yılda bir gün, o da “Yayla Şenliği” nedeniyle gidiliyor olması da insana üzüntü veriyor.

Bu çalışmayı neden yaptım?

Büyük ozan Nazım Hikmet:

“Ne ah edin dostlar

Ne de ağlayın

Dünü bugüne

Bugünü yarına bağlayın.”

demektedir.

Ben de dünümüzü bugüne bağlamak istedim.  Başarabildimse, kendimi mutlu sayıyorum.

Ali KILINÇSOY  -  KARŞIYAKA

Leave a Reply