DÜĞÜNLERİMİZ

Köy konumundan kasaba kültürüne geçiş de zor olmadı. 50′li yıllara gelinceye kadar düğünlerde “yenge düşmek” geleneği vardı. Ata bindirilen gelinin arkasına köyün kadınları ve yetişkin kızları bembeyaz renkte “zar” bürünerek tek sıra dizilirlerdi. Düğünün önemini, sahibinin zenginlik ve saygınlığına orantılı olarak, gelin atının peşine takılan yenge sayısı belirlerdi. Düğünden birkaç gün önce düğün ekmeği  yapılır, düğün odununa gidecek olanlara ikram edilirdi. Ertesi gün köyün gençleri eşekleri ile birlikte dağa, odun kesmeye giderlerdi. Benim de katıldığım bir «düğün odunu» şöyle oldu. Bir sonbahar günü Örenli gençler birer ikişer Eski Pınar’daki meydanlıkta toplanmaya başladık. Şevki (Akyayla) kavalıyla güzel bir oyun havası çalmaya, Eyüp Çavuş’la (Şentürk) Kel Ali (Soyaltın) de oynamaya başladı. Kel Ali’nin parmak şaklatması ünlüydü. Parmaklarını şaklatırken neredeyse kaşık çalıyormuş gibi bir ses çıkarırdı. Oduna gidecek gençlerin tümü toplandıktan sonra da yine çala-oynaya yola düşüldü. Karayaka’ya gelindiğinde odun kesme yarışı, “bahrana”  düzenlendi. O günkü yarışı Rahmi (Akyayla) kazandı. Ödülü olan yazma onun eşeğine bağlandı. Dönüşte, Eski Pınar meydanında yine kaval eşliğinde oyunlar oynandı, halaylar çekildi. Gruptan ayrılan birkaç yük de kız evine gönderildi. Dağdan getirilen odunlar, üç gün sürecek olan düğün süresince misafirlere ikram edilecek olan yemeklerin pişirilmesinde kullanılırdı. Ayrıca komşular “sini” ( ev işi baklava ) getirirdi. Gelen sinilerin sayısı da düğünün itibarının belirlenmesinde bir ölçüt olurdu. Düğün, damat evinin üzerindeki yuvak dikine getirilip, uzun bir sırığın üzerine bağlanmış bir bayrağın yuvağın deliğine berkitilmesiyle başlardı. Bayrağın en uç kısmına bir de ayna ve tozak bağlanırdı. Tozak, yayladan toplanmış ince tüylü bir otun öküz tersine yatırılarak renklendirilmesi ile elde edilirdi. Bayraktan bir genç sorumlu olurdu. Uzak mahallelerden, ya da yakın köylerden gelen gruplar bayraktar tarafından karşılanır, karşılananlar da bayraktara bahşiş verirdi. Düğün süresince damada “bey” denirdi. Düğünün ikinci günü bey, düzenlenen bir törenle giydirilirdi. Damat ve sağdıç ayağa kalkar, sağdıç “Başı bütün âşıklar demine salavaaat!” diye bağırınca hep bir ağızdan “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammeeet” diye salavat getirilirdi. O esnada şapka giydirilirdi. Sağdıç bu kez “Beli bütün âşıklar demine salavaaat!” diye ünler, topluluk salavat getirirken kuşak kuşatılırdı. Böylece giydirilen damat, düğün odasına serilmiş bir döşeğe oturur, yanı başına da yargıç otururdu. Beyin odada bulunduğu zaman içinde şakacıktan mahkemeler kurulurdu. İki genç de jandarma olarak görevlenirdi. Bir sopanın iki ucuna bağladıkları ipi boyunlarından geçirir, böylece tüfek işi de halledilmiş olurdu. Davalıları mahkeme huzuruna getirmek, verilen cezayı infaz etmek onların göreviydi. Verilen cezalar genellikle düğün odasına gelip giden misafirlere ikram edilen bir paket çay, bir paket sigara ya da bir kilo şeker olurdu. Ceza davalının ekonomik durumuna göre belirlenirdi. Eğer yeteri kadar çay ve sigara varsa, davalı “zincir parasına” mahkûm edilirdi. Bu, cezanın tecil edilmesi anlamına gelirdi. Örneğin bir dava şöyle gelişti: Mıyıl oğlunun Arif ( Soyöz ) Cuma Semiz’den davacı olduğunu söyleyerek elinde şapkasıyla yargıç huzuruna çıktı. Yargıç dava konusunu sorduğunda, ” Hâkim beğ, dedi. Benim Kaş’ta bir bağım var. Bütün bir mevsim onunla uğraşırım. Budayıp çapalarım. Gel gelelim bi yaylım bekmez gaynadamam.”dedi. Yargıç, “Bunda Cuma’nın ne suçu var?” diye sorduğunda, “Bu adama Yaz Dilkisi derler. Üzümleri bu yiyor. Bu yüzden mahsul alamıyorum.” dedi. Odada bulunanlar büyük bir merakla ve çıt çıkarmadan davanın seyrini izliyordu. Orada bulunanlardan Çil Ali ( Yeşilbağ ) izin verilirse Cuma’yı avukat olarak savunacağını söyledi. Yargıcın da kabul etmesi üzerine şöyle savundu. “Hâkim beğ. Bu adamın söylediği bağ Kaş’tadır. Orada üzümler son güzde ancak olgunlaşır. Oysa Cuma’ya «Yaz Dilkisi» derler. Onun üzümünü yese yese güz dilkisi yer. Bu nedenle davanın düşürülmesini talep ediyorum.” dedi. Böyle bir savunma herkesi güldürdü.

Düğünlerde saz, keman ve tef çalınırdı. Daha sonraları tef yerini darbukaya bıraktı.

Perşembe günü ata bindirilen gelin damat evine doğru yol alırken daha kendi avlularını terk ederken atın üzerinde eğilerek ana babasına “Sağlıcakla kalın.” Demek ister gibi atın üzerinde eğilirdi. Daha sonra yol üstünde bir büyüğe rastladığında, yeni yuvasının avlusuna girerken aynı hareketi yapardı.

Eğer düğün sahibi varlıklı ise ve düğün için bir düve ya da bir tosun kesmişse, köyün avcıları “kelle avcılığı”  yarışına katılarak kesilen hayvanın kellesini almaya hak kazanırdı. Bu şöyle organize edilirdi: Tüm avcılar dolma tüfekleriyle köyün dışında bir yerde toplanır, yüz metre kadar uzağa dikilen bir testiye nişan alarak sırayla ateş ederlerdi. Testiyi kim vurursa, kelle onun olurdu.

Leave a Reply